İZZET GÜNAY VE ANI KİTABI SAYFALARI
- insanbulsanat
- 3 gün önce
- 3 dakikada okunur

1934 doğumlu oyuncu, antikacı ve filatelist İZZET GÜNAY'ın
"Delikanlı" (Kronik Kitap, 2025) adlı,
SİNAN TARİFCİ ile söyleşi yaptığı anı kitabından...
S.T. :
- (Yine 1957 yılındaki "Kamp 17" oyununda) Böylece Altan Erbulak'la yollarınız kesişiyor...
İ.G. :
- Evet, sonra biz Altan'la çok iyi arkadaş olduk. Ondan çok şey öğrendiğimi söyleyebilirim. Yani Dormen Tiyatrosu'nda tabii en başta Haldun Dormen olmak üzere, diğer usta oyunculardan da pek çok şey öğrenmekle birlikte, Altan Erbulak'ı Haldun Dormen'den sonra ikinci sıraya koyabilirim, bana kattıkları bakımından.
Altan'la iki iyi arkadaş olduktan sonra geceleri yürümeye başladık.
O, Çengelköy'de oturuyordu; ben de Salacak'ta.
Tiyatrodan çıkınca 23.30 vapuruna yetişemezdik.
Son vapur 00.30'daydı.
Önünde projektör tutulan eski küçük vapurlar...
Altan, "Haydi yürüyelim!" derdi.
Aslında amacı sarhoşları takip edip gözlemlemekti.
O, "Sarhoşları ne kadar iyi canlandırırsan canlandır, düşündüğün gibi olmaz" derdi. Sarhoş nerede ve nasıl durur, nasıl sallanır, nasıl kapıya anahtarı sokup da açamaz, çok iyi etüt ederdi.
Ve sarhoş rolünü de en iyi o oynardı.
Ben de özellikle böyle rolleri hep Altan'dan öğrendim.
Altan tam bir Münir Özkul hayranıydı.
Biz tanışmadan önceki dönemlerde tiyatronun çıkışında devamlı Münir Özkul'u beklermiş. Beraber çıkıp sarhoş takip ederlermiş.
Biz arkadaş olduktan sonra da bana, "Sen Altan Erbulak'sın, ben de Münir Özkul'um!" derdi...
Bir gün İstiklâl Caddesi'ndeki Elhamra Sineması'nın karşısındaki muhallebicide oturuyorduk. Muhallebiler 45'er kuruştan 90 kuruş tutuyordu.
Altan Erbulak her zamanki gibi 5 lira çıkarıp verdi, garson paranın üstünü getirdi.
Altan da "Kalsın!" dedi.
Yani 90 kuruşluk hesap için 410 kuruş bahşiş bıraktı.
Ben Dormen Tiyatrosu'na 100 lira maaşla başladım.
1 lira da pul parası veriyordum, elime 99 lira geçiyordu.
Sonra maaşım 200 lira oldu.
Bu sırada Altan 400 lira alıyordu.
Tiyatroda en yüksek maaş 400-500 liraydı.
Altan'ın gazetecilik döneminden de gelen bir varlığı vardı.
Çıkarır, 5 lira verir; bütün gazeteleri, mecmuaları alırdı.
Ben gazete filan alamıyordum o zamanlar daha.
Ancak yol parama yetiyordu kazandığım para.
Altan daha meşhur değildi.
Bağlama çalan bir tipi vardır onun, sinemada filan başrol oynuyordu.
Ama henüz iyi tanınmıyordu.
Neyse işte muhallebicide garsona bahşiş bıraktıktan sonra bana şöyle dedi: "İzzet! Görüyor musun? Bizi hiç kimse tanımıyor."
Ertesi gece yine gittik aynı yere.
Zaten hemen hemen her akşam uğruyoruz oraya; karnımız aç oluyor, bir tatlı yiyelim diye. Kapıda garsonlar dizildi (gülüyor), "İyi geceler efendim!" filan diyorlar.
Altan bu kez, "İzzet! Görüyor musun?
Bizi nasıl tanıyorlar" dedi (gülüyor).
Sonra Beyoğlu'nda Yüksek Kaldırım'dan yürüyerek aşağı iner ve vapura binerdik.
Bana, "Vapurda ikincide oturalım" derdi. İkincide şilte yok. Vapurun baş tarafına oturuyoruz, sivri ucu tarafına.
Orada da projektör tutan kişi var.
Altan'ın ikincide oturmak istemesinin nedeni, sarhoşun bol olmasıydı.
Birinci biletimiz olurdu; ama biz ikincide otururduk.
Bir gün yine bu yolculukların birinde, ön kısımda projektör tutucuya yakın bir yerde yaşlı bir kadın bir tahta koymuş, orada namaz kılıyordu.
Sağında solunda 2-3 kişilik yer vardı; ama rahatsız etmemek için kimse oturmuyordu oralara. Kapıda iki sarhoş belirdi.
Birisi uzun boylu ve çok sarhoş, ne dediği anlaşılmıyor bile!
Diğeri ondan kısa ve daha az sarhoş.
Vapura binince namaz kılan yaşlı kadını gördüler.
Uzun boylu sarhoş adam, kadını işaretle onun yanına gidip oturmak istedi.
Diğerinin daha aklı başında ve pek oralı olmuyordu, saygısızlık olur diye.
Sonunda sarhoş, diğer arkadaşını sürüye sürüye kadının yanına götürdü ve oturdular oraya.
Altan Erbulak bana dönerek "İzzet! İyi bak! Kesin bir şeyler olacak" dedi.
Biz elimizdeki gazeteleri filan kapatıp olacakları bekliyoruz.
Yaşlı kadın namazı bitirdi ve başını çevirip "es-Selamu Aleyküm!" diyerek selam verdi.
O uzun boylu çok sarhoş olan adam da kadına dönüp yüksek bir sesle, "Aleyküm selam!" demez mi!
Altan normalde de çok gülerdi.
Hatta gülerken yerlere yıkılırdı.
Bu olayın üzerine öyle bir güldü ki vapurda oturduğumuz oturağın altında debeleniyor güleceğim diye...
Altan, Muzaffer Hepgüler'e de böyle içten gülerdi.
Bir gün ben Altan Erbulak ve Muzaffer Hepgüler birlikte Elhamra Sineması'na gittik. Muzaffer Hepgüler, "Bu ayakkabı kalleş ayakkabı, arkadan vuruyor" dedi.
Bizim Altan yine koltuğun altına girdi güleceğim diye..
Ben Altan Erbulak'tan çok şey öğrendim.
Çok çalışkan birisiydi.
Gazetede yazılar yazardı, karikatür çizerdi, şiir yazardı, oyunculuk yapardı.
Sabah erkenden kalkar, "Cafer ile Hürmüz"ü çizerdi.
Gece vapurda dönerken çoğu zaman başı öne ya da benim omzuma düşüverirdi yorgunluktan.
Ben Salacak'ta inerdim.
İnerken vapurdaki görevliye işaret ederdim, Çengelköy'de Altan'ı uyandırması için. Turnelerde de aynı tempoda çalışırdı.
Turne müdürü olduğum için gece odalarda kim, kimle kalacak ben tayin ederdim. Haldun Dormen'le Metin Serezli'yi aynı odaya koyardım.
Kendimi de Altan Erbulak'la birlikte yazardım.
Ben turne müdürü olarak hesap, kitap tuttuğum için geç yatardım.
O da Cafer ile Hürmüz'ü çizmek için erken kalkardı.
Bir yandan da şiir yazardı.
Benim yatakta bir ayağım yorganın dışına çıkmış hâlimi filan resmederdi.
Çizdiği karikatürlerde çini mürekkebiyle boyanacak yerleri çarpıla işaretlerdi.
Ben de eski teknik ressamım ya...
Kalkınca onları mürekkeplerdim.
O dönemde faks filan yok tabii.
Gazetede basılması için İstanbul'a göndermek üzere havaalanına uçağa yetiştirirdik. Müthiş bir dönemdi bu zamanlar.
Haldun Dormen başta olmak üzere usta oyuncuların, çok bilgili ve görgülü insanların arasında olmak benim hayat felsefem oldu.
Haldun Dormen ekolüne mensup olup da onu kötüleyen kimse çıkmaz ya da çok nadir belki 1-2 kişi çıkar...
(EKTE: Soldan sağa; Oğuz Oktay, Seden Kızıltunç, Altan Erbulak, İzzet Günay)





Yorumlar